Hasan Hastürer

“Çakıcı Meclis’te terör havası estirdi” deseniz kabul ederim...

Çok tehlikeli olan Meclis’te konuşa konuşa anlaşmanın tıkandığı yerde şiddetin, güç kullanmanın artık bir seçenek olarak değerlendirildiğidir. Çakıcı’nın eyleminde şiddet yoktu. Şiddeti, kaba kuveti kullanana UBP olmuştur. Bu nedenle Çakıcı’nın eylemini anlatmaktaki rahatlık, UBP için geçerli değildir.

TDP Genel Başkanı Mehmet Çakıcı’nın meclis eylemi uzun yıllar sonra da konuşulucak.

KKTC Parlamento tarihi ele alınıp, muhalefetin hareketleri incelenecek olursa Çakıcı’nın yaptığı ve Çakıcı ile TDP’li arkadaşlarına yapılanlar mutlaka yazılacak, yorumlanacak.

Tepkilere bakıyorum.

Yüzeysel yaklaşımların ürünü tavırlarla taraf olmak kolaydır.

Sağlıklı sorgulama kültürümüz yeterince gelişmemiştir.

Yüzeysel yaklaşımla Çakıcı’nın yanında ya da karşısında durmanın bana göre çok ciddi farkı yoktur. Çünkü bilgi ve fikir basamaklarından yoksun bir sorgulama temelsiz binaya benzer.

***

Dün Meclis Başkanı Hasan Bozer’le görüştüm.

Öncesinde Özel Kalem Müdürü Gökhan Güler’i dinledim.

Gerginlikte, basının genel kurul salonuna girmesi anında aldığı tepkileri anlatıp dert yandı.

Bana da görüşümü sordu.

Milletvekillerinin görev alanı dokunulmazlığın hayat bulduğu alandır.

Gerginliğin olmadığı anlarda Meclis Başkanının izniyle basın o salonun her yerinde görev yapabilir. Ancak gerginlikten öte kavga ve karmaşanın olduğu ortamda basın olayların tam göbeğinde olmalı mı?

Gazeteci gömleğimle düşündüğüm zaman tam ortasında olmak isterim.

Engeller ne olursa olsun aşıp en merkezde gazetecilik mesleğimin gereklerine göre en iyi şekilde gazeteciliği yapacağım yerde olmak için her şeyi göze alırım.

Ancak Meclis yetkilileri tarafından baktığım zaman onların da basının basın bölümünden görev yapma noktasının ötesine geçirmemek için çaba harcaması doğal.

O kargaşa ortamında bir gazeteci ile bir miletvekili karşı karşıya gelip yumruklaşsa ne olur. Biri dokunulmazlık alanı içinde, gazeteci ise bulunmaması gereken bir yerde.

Gökhan Güler’e de söyledim. Onlar engellemekte, basın ise olmak istediği yerde olmak için hamle yapmakta haklı.

***

Esas konu TDP Genel Başkanı Çakıcı’nın başını çektiği eylem.

Çakıcı’nın şov yaptığını söylediler.

Şov İngilizce bir kelimedir. İngilizce olarak kullanıldığı zaman akla gelen sahne gösterisidir.

Türkçe karşılığı gösteridir.

Çakıcı’nın yaptığında bir miktar gösteri var.

Mitingler de birer gösteridir.

Partilerin her türlü etkinliğinde gösteri özelliği mutlaka bulunur.

Genel Kurullar, kurultaylar, kurul yıldönümü etkinlikleri ne kadar başarılıysa şov yani gösteri anlamında da o kadar başarı söz konusudur.

Çakıcı’nın yaptığına gösteri deniyorsa, başarılı bir gösteriydi. Çünkü, şova UBP şideet ve güç kullanarak, CTP’de pasif kalarak katılmıştır.

UBP ve CTP’nin katkıları olmasa TDP’nin, Çakıcı’nın şovu, gösterisi asla amacına ulaşamaz, başarısız bir gösteri olurdu.

***

Aslında bu satırların yazarı olarak Çakıcı’nın eylemi sonrası karşı cepheden bakanların,” Çakıcı, Meclis’te terör havası estirdi” demelerini beklerdim.

Eğer öyle demiş olsalarda, “Şov yaptı” demelerinden daha doğru bir tanımlama yapmış olacaklardı.

Terör, tanımlamanın özünü şöyle algılarım: Güçlü olan farklı ve karşı olanları dikkate almadan yaptıklarını engellemek ve etkisizleştirmek için daha güsüz olanların caydırma ve engelleme amaçlı yasallık özeni olmaksızın yaptıklarının bütünü terördür. Bunu yapanlar da teröristtir.”

Çakıcı, oylama yöntemiyle Sosyal Güvenlik Değişik Yasa Tasarısını, Meclis İç Tüzüğü sınırları içinde hareket ederek engelleyemeyeceğini bildiği için İç Tüzükte yeri olmayan, hatta düşünlüp engelleme amaçlı tanımı bile yapılmamış bir eylem türünü seçti.

Yaptığın çalışmada ilk bulgularım Çakıcı’nın yaptığı kürsü işgalinin İç Tüzüğe aykırı olduğunu gösteriyor.

Çakıcı da o konuda çok ısrarcı bir tavır içinde değil.

Çakıcı’nın kürsü işgaline müdahale edecek kişi İdare Amiri CTP Milletvekili Teberüken Uluçay’dı. O bu görevi yerine getirecek konumda değildi.

Meclise kolluk kuvveti çağrılabilirdi. Ancak yine İç Tüzük, Bakanlar ve Millevekillerine karşı kolluk kuvvetlerinin Meclis’te görev yapamayacağını belirtiyor.

***

Aslında UBP ortaya çıkıp, “Çakıcı, Meclis İç Tüzüğünü dikkate almayan bir eylem içine girip, Meclis çalışmasını engellemek, sabote etmek istemiştir. O, tüzük dışı bir eylem yapmıştır. Bizler de tüzük dışı eylemi, Meclis’i yeniden çalıştırmak için tüzükte yeri olmayan bir yöntemle etkisizleştirip, sonlandırdık” deseydi erkekçe bir tavır olarak nitelerdim.

Ancak gördüğümüz UBP’nin güç kullanmalarının arkasına adam gibi durmadığıdır.

***

Çok tehlikeli olan Meclis’te konuşa konuşa anlaşmanın tıkandığı yerde şiddetin, güç kullanmanın artık bir seçenek olarak değerlendirildiğidir. Çakıcı’nın eyleminde şiddet yoktu. Şiddeti, kaba kuveti kullanana UBP olmuştur. Bu nedenle Çakıcı’nın eylemini anlatmaktaki rahatlık, UBP için geçerli değildir.

***

CTP’yi de anlamaz değilim.

TDP’nin büyümek için CTP’nin oy potansiyelinden bir şeyler götürmek istediği ortada. Çakıcı, CTP ile iş birliği konusunda istekli de değil.

Attığı her taşta hem UBP’yi hem CTP’yi vurmak istiyor.

Ancak CTP’yi zor sokan Çakıcı’nın yaptıklarına destek verip vermeme değil.

CTP’yi zora sokan Çakıcı’nın şimdi yaptığı çıkışların bir zamanlar CTP’nin eylem alternatifleri arasında olduğu ama şimdi olmadığıdır.

CTP’nin sokaklarda meydanlarda izi var.

Dün CTP, eylemleriyle rejimle, polisle kolayca yüzleşir, göğüs göğüse savaşırdı. Bugünün CTP’si sokaklarda, meydanlarda barışçıl eylem yöntemleriyle var. Gergin eylemlerde CTP yoktur. CTP’den dostlarımız “Yok böyle bir şey” dese de, fiili durum budur. Ve bu durum CTP’nin sendikalarla sonuna kadar kader birliği önünde de engeldir.

Çakıcı’nın, Meclis’te yaptığı sıradışı eylemleri CTP’deki eylem değişimini, eylem yumuşamasını erken ortaya koyduğu için CTP’de rahatsızlık nedeni oluyor.

Günün sözü:

Eylemler, farklılıkları ortaya çıkarır

 

Çakıcı, bir taşla iki kuş vurdu...

Mehmet Çakıcı’nın, TDP’nin sayısal gücü Meclis’te amacına ulaşmasına yetmiyor.

TDP’nin üç sandalyesi var.

UBP’yi konuşarak ikna edemeyeceğini de anladığı için Meclis sınırları içinde demokratik eylem hakkını kullanmayı tercih etti.

Önceki gün Meclis’teydim.

Mehmet Çakıcı, “Konuşma yapacağım zaman burda olursan iyi olur” dedi.

Mehmet Çakıcı, son anda keyfi estiği için kürsüden inmeme eylemine girişmedi.

Konuşması kesilmeye kalkıldığı an ne yapacağını önceden kararlaştırmıştı.

Konuşması başladığı zaman aranıp haberdar edildim. Ben de HAVADİS’i arayıp arkadaşlarımı uyardım.

Mehmet Çakıcı, bana göre uzun uzun konuşmaktan çok daha etkili bir eylem yapmıştır.

Önceki akşam Meclis’te yaşananları televizyonda izledik.

TDP, Sosyal Güvenlik (Değişiklik) Yasa Tasarısının yasalaşmasına karşıydı. Konu gündeme geldiği zaman Genel Başkan Mehmet Çakıcı, kürsüye çıktı, on üç saat konuştu.

Hiç kuşkusuz bu rekor konuşma, anlatmak istediklerini yeterince anlatmak için değildi.

Amaç, tasarının yasalaşmasına engel olmaktı.

Başbakan İrsen Küçük, erteleme istedi.

Meclis konuyu erteledi.

Tarafların uzlaşısı için değerlendirilecekti zaman.

Hiç de öyle olmadı.

Hükümet yasa tasarısını aynen sayılacak bir içerikle Meclis genel kuruluna yine getirdi.

Belli ki UBP, kendi içinde olası sorunları halletmişti. Yani kendi içinde oylamada bir “parmak” sorunu yaşamayacaktı.

Bunun rahatlığıyla UBP, Muhalefete sırtını döndü.

Dahası Muhalefetin olası engellemelerine karşılık kendi içinde gerekli hazırlıkları yapıp, “Kürsü temizleme” ekibini de belirledi.

***

Sözü fazla uzatmadan esas söylemek istediğimi söyleyim.

Çakıcı’nın yaptığı doğrudur.

Çakıcı, Meclis İç Tüzüğü’ne aykırı davrandı mı?

Davranabilir.

O davranışa karşı Meclis İç Tüzügünde kimlerin devreye gireceği bellidir.

Meclis’in Milletvekili İdare Amirleri var. Meclis iç Tüzüğü’nün 17. Maddesi İdare Amirlerinin görev ve yetkilerini açık bir şekilde sıralar. Orda aynen şu yazılıdır: “Sükun ve düzenin korunması, görüşmelerin açıklık ve serbestliğinin sağlanlanmasında ve gerektiğinde kolluk güçlerinin kullanılmasında Meclis Başkanına yardımcı olmak.”

Mehmet Çakıcı’nın sayısal gücü Meclis’te amacına ulaşmasına yetmiyor.

TDP’nin üç sandalyesi var.

UBP’yi konuşarak ikna edemeyeceğini de anladığı için Meclis sınırları içinde demokratik eylem hakkını kullanmayı tercih etti.

Önceki gün Meclis’teydim.

Mehmet Çakıcı, “Konuşma yapacağım zaman burda olursan iyi olur” dedi.

Hatta TDP’nin bir parti görevlisini arayıp konuşması başladığı zaman beni haberdar etmelerini istedi.

Yani, Mehmet Çakıcı, son anda keyfi estiği için kürsüden inmeme eylemine girişmedi.

Konuşması kesilmeye kalkıldığı an ne yapacağını önceden kararlaştırmıştı.

Konuşması başladığı zaman aranıp haberdar edildim.

Ben de HAVADİS’i arayıp arkadaşlarımı uyardım.

Mehmet Çakıcı, bana göre uzun uzun konuşmaktan çok daha etkili bir eylem yapmıştır.

***

UBP, Çakıcı’yı yakın markaja almıştı.

Ve tüm yöntemlerle Çakıcı’yı devre dışı bırakmaya kararlıydılar.

Meclis Başkanı Bozer’den istenen ne olursa olsun oturumu kapatmamasıydı.

Çakıcı’yı kürsüden uzaklaştırma görevi de UBP’nin “Güçlü kuvvetli” olduklarına inanılan ve kendilerini kanıtlama bakımından öne çıkmaya hazır vekillerine verildi.

Çakıcı ve ona destek olan arkadaşları çevik kuvvet polisleri gibi kuşatıldıktan sonra güç kullanılarak Meclis Kürsü’sünden indirildi.

***

Önceki aşkam Meclis’te yaşananlar gerçek anlamda bir ilktir.

Ahmet Zengin’in bardak savurmasıyla uzak yakın hiç alakası yoktur.

Vekiller geçmişte de gergin anlar yaşadılar, itişip kakışmalar da oldu.

Ancak ilk kez kürsüye yönelik bir güç kullanımı olmuştur.

Çakıcı’yı kürsüden Başkanın talimatlarına uygun olarak Meclis İdare Amirleri indirmiş olsaydı, inanın bu yazıyı yazıp yazmamayı düşünebilirdim.

Bu yazıyı yazma nedenim UBP’nin Meclis Genel Kurul sınırları içinde resmen güç kullanmasıydı.

UBP’nin sayısal üstünlüğü olabilir.

Sayısal üstünlük kaba kuvvet kullanma hakkını asla vermez.

Önceki akşam UBP kendi açısından haklı gerekçelerde Meclis’te kaba kuvvet kullanmıştır.

Yarın da CTP kendince gerekçelerde kürsüdeki UBP’liyi onların Çakıcı’yı kürsüden indirdiği gibi indirirlerse ne diyecekler çok merak ederim.

***

Çakıcı, önceki akşamki eyleminde bir taşla en az iki kuş vurmuştur.

Birincisi UBP’yi ve hükümeti vurmuştur.

UBP, Meclis çoğunluğu nedeniyle muhalefeti dikkate almamaktadır.

Üç milletvekiline sahip TDP, UBP’ye karşı baş kaldırıp adeta isyan etmiştir. UBP, Çakıcı ve arkadaşların düşünsel yanıtla karşılık vermek ya da barışçıl yöntemle karşı tavır koymak yerine resmen şiddet kullanmıştır.

Kim ne derse desin UBP, bu ayıbı kolay kolay temizleyemez.

Geçen defa Ahmet Zengin, özür dileyerek kişisel yanlışını bir anlamda silmiştir. Bu defa UBP’nin özrü kolay değil. Çünkü Ahmet Zengin’in badak savurması anlık bir tepki çılgınlığıydı, önceki akşam

Çakıcı’yı güç kullanarak kürsüden indirme tamamenin organize, bilerek ve isteyerek yapılmış bir harakettir.

Çakıcı, toplumun tüm kesiminden alkış almayabilir. Ama mevcut duruma zaten isyan edenlerin öfkesine Çakıcı tercüman olmuştur.

***

Gelelim Çakıcı’nın bir taşta vurduğu ikinci kuşa...

Çakıcı, attığı taşla CTP’yi de fena vurmuştur.

UBP tarafından Meclise getirilen Sosyal Güvenlik Değişiklik Yasa Tasarısı’na CTP de karşı olduğunu açıklamıştı.

UBP’nin CTP’yi de devre dışı bırakan tavrına TDP tavrını çok etkili koyarken CTP, uysal muhalefeti tercih etmiştir.

Çakıcı sret çıktığı zaman bir zamanların şahin CTP’si kuzulaşıp, üç TDP’linin UBP ile girdiği savaşı seyretti.

Hatta o gergin anda kürsüye konuşması için CTP Milletvekili Ömer Kalyoncu, çağrıldı. Kalyoncu, kürsüye çıkarak bir anlamda TDP’nin eylemine karşı bir eylem kırıcılık yaptı.

Evlerinde gelişmeleri izleyenler Mehmet Çakıcı’nın çıkışına ve eylemine onay verip vermeme konusunda ikilem geçirebilir. Ancak sıra UBP’lilerin tavrına gelince adım gibi eminim ki ezici çoğunluk UBP’nin şidet ve güç kullanımına kesinlikle karşıdır.

 

Günün sözü:

Şiddet, barışçıl çözüm yöntemi bilmeyenlerin yöntemidir

 

 
 

Meclis’te spor, sanat ve kültür konuşmak hoşuma gitti...

Bugün 41. Kuruluş Yıldönümünü kutlayan CTP, hükümet günlerinin faturasını biraz ağır ödemesine karşılık o günlerden kaynaklanan bir siyasal olgunluk yakaladığı da ortada.

CTP, “Bir kez daha hükümet yüzü görmeyeceğimize göre gözü kapalı muhalefet yapalım” anlayışında değil.

Aslında UBP, toplumsal kazanım amaçlı ciddi ve verimli bir iletişim içine girse CTP, çok yapıcı bir muhalefet örneği sergileyecek.

Ama UBP’de böyle bir niyet yok.

“Gelin benim için parmak kaldırın” diyor bir anlamda.

Bu ara yolum Cumhuriyet Meclisi’nden geçiyor...

Dün de birkaç saatim Meclis’te geçti.

Milletvekilleri rahat değil.

Ne hükümet, ne muhalefet.

Rahat olan yok gibi.

Belki kısmen rahat olan Toplumcu Demokrasi Partisi ve Genel Başkanı Mehmet Çakıcı...

Çakıcı ve partisi TDP, ince ayarlı muhalefet yapmıyor.

Bir anlamda çok hesap kitap yapmadan vuruyor.

Nasıl olsa, “Siz de zamanında böyle yaptıydınız” diye anımsatılacak hükümet günleri yok.

***

Bugün 41. Kuruluş Yıldönümünü kutlayan CTP, hükümet günlerinin faturasını biraz ağır ödemesine karşılık o günlerden kaynaklanan bir siyasal olgunluk yakaladığı da ortada.

CTP, “Bir kez daha hükümet yüzü görmeyeceğimize göre gözü kapalı muhalefet yapalım” anlayışında değil.

Aslında UBP, toplumsal kazanım amaçlı ciddi ve verimli bir iletişim içine girse CTP, çok yapıcı bir muhalefet örneği sergileyecek.

Ama UBP’de böyle bir niyet yok.

“Gelin benim için parmak kaldırın” diyor bir anlamda.

***

CTP Genel Başkanı Özkan Yorgancıoğlu, DGP Genel Başkanı Tahsin Ertuğruloğlu ve CTP Mağusa Milletvekili Arif Albayrak’la öğle yemeğinde birlikteydik. Mönü, tavuk, bulgur pilavı, patates, salata, yoğurt ve bir küçük parça şammali tatlısıydı.

Özkan Yorgancıoğlu, dinlemeyi seviyor.

Konuşmayı çok seven Ferdi Sabit Soyer’den sonra Genel Başkan seçilen Özkan Yorgancıoğlu, sesli düşünmez. Yani önce sessiz düşünür, sonra düşündüğünü iyice tartar ve sonra söyler.

Bu özelliğinden de memnun.

Yorgancıoğlu, bu özelliği nedeniyle karar verip uygulamaya koyduktan sonra geri adım atmadığını söyler.

Genel Kurul’da konuşması olduğu için masadan erken ayrıldı.

Sohbeti Ertuğruloğlu ve Albayrak’la sürdürdük.

Keşke kayıt cihazı olsa ve tüm konuştuklarımızı kaydedip, tümünü sizlerle paylaşsaydım.

Nefis bir kültür sanat sohbeti yaptık.

Kıbrıs Türk Halkı’nın varlığının evrensel kabul görmesi için kültür ve sanat alanında nelerin yapılabileceği üzerine kısa sürede çok zengin seçenekler ortaya koyduk.

Arif Albayrak, on değişik ülkeden on ünlü kadın ressamın KKTC’ye gelmesi için yaptıklarını anlattı.

O ünlü kadın ressamlar önümüzdeki günlerde Yeni Boğaziçi Belediyesi’nin davetlisi olarak adamıza gelecek.

Değişik yerlerde resim çalışması yapacaklar.

Çalışmalarının bir kısmını KKTC’ye armağan olarak bırakırken öteki resimlerini sergilemek için ülkelerine götürecekler.

Böylece Karmi’den tarihi Mağusa’ya, Mağusa’dan Lefkoşa Büyük Han’a kadar Kuzey Kıbrıs’ın güzel yerleri usta kadın ressamlarca sanat eseri olarak tuvallerde kalıcı olacak.

Arif Albayrak’tan çok iyi bir kültür bakanı olacağına eminim. İnşallah bir gün Kültür Bakanı olarak görürüz Arif Albayrak’ı.

Siyaset Albayrak’ın sana ruhuna hiç müdahale edememiş.

Politik hırs olmadan siyaset yapmak adamı yıpratmıyor...

***

Dün en güzel sohbetlerden birini UBP Girne Milletvekili Necdet Numan ve bir zamanlar DTB’nin ort sahasındaki usta ayak Tahir’le yaptık.

Bilmeyenlere ya da unutanlara anımsatalım Necdet Numan da futbol dünyamızda iz bırakan isimlerdendir.

Ancak futbol geçmişi ile sohbetimizin merkezinde Tahir vardı.

Futbol netice oyundur.

Önemli olan neticeye giderken toplan buluşan isimlerin futbola estetik, sanatsal bir güzellik katmasıdır.

Tahir, işte böyle bir futbolcuydu.

Dahası izleme fırsatım olan futbolcularımız içinde bence ilk sıraya koyduğum bir futbol yıldızımızdır.

Futbol topuyla adeta dans ediyordu.

Futbolu ayakları ya da kafa vuruşlarıyla değil tüm vücuduyla oynardı.

O futbol günlerini konuştuk.

... Ve “ O stille başka kimler anılarda öne çıkar?”sorusunu sorup yanıt aradığımızda ilk aklımıza gelen isimler Yenicami’den Zihni, MTG’den Galliga, Gönyeli’den Erbay, Baf Ülkü Yurdu’ndan Derviş, Lefke’den Şükrü oldu...

Bu üçlü sohbeti yapıp görüntüledikten sonra eski futbol adamlarımızdan Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Ali Çetin Amcaoğlu ile de konuştuk. Amcaoğlu da Tahir’le ilgili görüşlerimize katıldı...

Dün Meclis’te spor, sanat ve kültür konuşmak hoşuma gitti.

***

Merak edenlere söyleyim.

On üçünde maaşların kaderi Ankara’da.

Ankara parayı verirse 13. Maaşlar ödenecek.

Hükümete yakın kaynaklara göre Ankara’nın temsilcileri Sosyal Güvenlik (Değişiklik) Yasa Tasarısının yasalaşmasını bekliyor.

Bu satırları yazarken Meclis çalışmasına devam ediyordu.

Necdet Numan’a göre 13. Maaşlar 30 Aralık’ta ödecek.

Başbakan Küçük ve Maliye Bakanı Tatar, tarih vermekten korkuyor.

Bana göre bugünden 2012 Ocak sonuna kadar iki normal bir de 13. Maaş ödenecek. Ödenmezse hükümetin işi zor. Bunu ben biliyorum da Başbakan İrsen Küçük bilmiyor mu?

 

Günün sözü:

Kültür, sanat ve spor, insan ruhunun köşelerini törpüler

 
 

Çarşı memurun avucuna bakıyor!!!

Köşede bucakta, yastık altında, çekmece kenarında insanların bir miktar daha parası var. Ancak hükümete güvenmediği için kuruş bile harcamaktan korkar hale geldi.

İnsanlara verilen mesaj, “ Paranızı sıkı sıkı tutun, ne olacağımız belli değil” dir.

Eeeee.. Peki çarşı sinek avlarsa, esnaf siftah yapmadan iş yerinin kepengini akşam üzeri indirirse, eskiden bir günde yaptığı ciroyu şimdi on günde yapmazsa Maliye kimden vergi alacak?

Hükümet, hükümetse ne yaıpı yapacak, çarşıya hareket getirecek. Aksi halde gancelliden içeri giren felaket kapıdan da içeri girecek.

Sorumlu konumda olanların hala inatla pembe tablo sunmaya çalışmalarına şaşıyorum.

Adam açsa siz ona istediğiniz kadar tok olduğunu söyleyin, aç olduğunu adam mı bilir yoksa siz?

Çarşıda yaprak kımıldamıyor.

Eskiden bu dönemde çarşı ekonomik anlamda baharı yaşardı.

Kasalara para yağardı.

Cumartesi etrafa baktım.

Durum felaket.

Ömrünü çarşıda geçiren bir iş yeri sahibi aynen şöyle dedik: “ Çocuk yaştan beri çarşının içindeyim. EOKA zamanını da, 1963 dönemini de yaşadım. Çok da iyi hatırlarım. Hiç böyle bir durum görmedik. Böyle giderse hepimiz batacağız.”

***

Çarşı resmen memurun avucuna bakıyor.

“Devlet çalışanları ve emekliler ödense biraz iş olacak.”

Bunu söyleyenler çok.

Ancak hükümetten henüz erken ödeme yönünde bir hareket yok.

Normal maaşlar için para toplamaya çalışan hükümet, söz verdiği 13. maaşları ne zaman ödeyecek, meçhul.

Çok büyük olaslıkla 2012 bütçesi için Türkiye’den avans alanıp ödenecek. Ama ne zaman?

***

UBP hükümetinin kamudan maaş çekenlerin maaşların tırpan vurmaya kalktığı zaman en başta Ticaret Odası’nın destek verdiği dönemi anımsarım.

Pek çok insan gibi ben de Ticaret Odası’nın tavrına anlama vermekte zorlanmıştım.

Bırakın geç ödenmeyi, bir – iki ay kamu çalışanları maaş almasın, o zaman görecem iş dünyasının ve özellikle Ticaret Odası’nı yönetenlerin ne hallere düşeceğini.

***

Dar ve sabit gelirli bir eliyle alır öteki eliyle çarşıya verir.

İş dünyasının akıl hocalarının bunu bilmemesi olası mı?

Tabii ki olası değil.

Ancak hükümetin tercih seçeneklerinin çok fazla olmadığının bilincindeydiler.

Ya giderler azaltılacak, ya da gelirler artırılıcak.

Giderlerin artırılması dolaylı ve doğrudan vergileri artırmaktır.

Bunun tercih edilmesi durumunda uygulamanın onlara dokunacağını bildikleri için giderlerin kısılması yani dar ve sabit gelirlilerin maaşlarında kısıntıya gidilmesine destek verdiler.

Hükümet,” Maaşlarda kısıntıya gitmedik” diyebilir. Buna kimse inanmaz. Çünkü Hayat Pahalılığı uygulamasının dondurulmasıyla maaşlarda kesintiye gidilmiştir.

İğneden ipliğe tüm ürünler zamlanmıştır.

Türk parası ciddi değer kaybı yaşamıştır.

Bunları alt alta koyduğunuz zaman çalışanların gelirlerinde çok rahat yüzde yirmi hatta otuzlarda azalma olmuştur.

Özellikle düşük gelir grubunda olan insanlar resmen yıkılma noktasındadır.

***

Makina Mühendisleri Odası Başkanı Emir Taşcıoğlu dün çok önemli kabul edilmesi gereken bir açıklama yaptı.

İnsanımızın ısınmasında vazgeçilmez yeri olan tüp gaza arka arkaya yapılan zamların geri alınmasını isteyen Taşçıoğlu, “ Üstelik bu zam kararının Aralık ayı başından itibaren ikinci kez ve Kasım ayı başında elektriğe yapılan %20’lik zamdan sonra alınması bilimsel veya teknik hiçbir gerekçeyle açıklanamaz” dedi.

2009 UBP’nin tek başına iktidara geldiği yıldır.

Kasım 2009 tarihinde 22 TL olan tüp gazın satış fiyatı iki yıl içerisinde % 65 zamla 36.5 TL olmuştur.

Bunun anlamı fakir fukarının soğuktan donmasına davetiye çıkarmaktır.

***

Ekonomik kriz olduğunu kimse inkar etmiyor artık.

Ancak krizler depremlere benzer.

Eğer yapı sağlamsa hasar az olur.

Bizde yaşanların olumsuz etkisinin fazla olmasında birinci derecede sorumlu hükümettir.

Bu toplum en zor dönemde bile maaşlarını almaya alıştı.

Şimdi bakanların başı Başbakan, “Maaşlar gününde ödenecek” diye açıklama yapar.

Böyle bir açıklamaya gerek mi var?

Ödeme günü gelir, hükümet banka veznelerinin kapanma saatinin hesabını yapar.

Bunlar halkın güvenini yıkar.

Ekonomik sıkıntıların, psikolojik kaygı eklemeleriyle daha da büyümesine neden olunur.

Biz de şimdi yaşanan durum budur.

Köşede bucakta, yastık altında, çekmece kenarında insanların bir miktar daha parası var. Ancak hükümete güvenmediği için kuruş bile harcamaktan korkar hale geldi.

Normalde böyle dönemlerde halkın alış veriş için teşvik edilmesi gerekir. Bu amaçla da tüm araçlar devreye sokulur ki çarşı para görsün.

Biz de tam tersi yapılıyor.

İnsanlara verilen mesaj, “ Paranızı sıkı sıkı tutun, ne olacağımız belli değil” dir.

Eeeee.. Peki çarşı sinek avlarsa, esnaf siftah yapmadan iş yerinin kepengini akşam üzeri indirirse, eskiden bir günde yaptığı ciroyu şimdi on günde yapmazsa Maliye kimden vergi alacak?

Hükümet, hükümetse ne yaıpı yapacak, çarşıya hareket getirecek. Aksi halde gancelliden içeri giren felaket kapıdan da içeri girecek.

 

Günün sözü:

Kılavuzu karga olan sürü, ot bulamaz

 

 
 

Herkes penceresinden bakınca...

“Sayın Hasan Hocam, bu bedelli konusundaki en büyük haksızlık, KKTC içinde yaşayıp yurt dışına kaçmayan insanlara yapılır. Ben de 31 yaşındayım ve halen askere gitmedim. Kaçak işçiye ve asker kaçağına af var bize hiçbir şey yok. Suçumuz ülkemizi terk etmemek mi? Bu tür yasalar, gençleri ülkeye geri getirmek yerine ne de olsa af çıkar deyip de gençleri yurt dışına kaçmaya teşvik etmez mi? Biraz da bizi düşünsünler. Bu ülkenin gerçek gençlerine de biraz destek olunması lazım diye düşünürüm...”

Bakınız dün akşam gelen bir mesajda aynen neler yazıyor:

“Sayın Hasan Hocam, bu bedelli konusundaki en büyük haksızlık, KKTC içinde yaşayıp yurt dışına kaçmayan insanlara yapılır. Ben de 31 yaşındayım ve halen askere gitmedim. Kaçak işçiye ve asker kaçağına af var bize hiçbir şey yok. Suçumuz ülkemizi terk etmemek mi? Bu tür yasalar, gençleri ülkeye geri getirmek yerine ne de olsa af çıkar deyip de gençleri yurt dışına kaçmaya teşvik etmez mi? Biraz da bizi düşünsünler. Bu ülkenin gerçek gençlerine de biraz destek olunması lazım diye düşünürüm...”

 

***

Tırnak içinde sizlere aktardığım bu mesaj son anda ulaşmasa sizlere meşhur dedikodu konusunu yazacaktım.

Hem de isimleriyle.

Aman ha ne olur yanlış anlayıp da “aşkın bakan” ayağını yazacağımı sanmayın.

Dinlediklerimi öğrendiklerimi yazmayı düşünürdüm.

Merak edenler bilsin. Bu iş de UBP’nin iç hesaplaşmasının dışa taşması.

Kimse gazeteleri, gazetecileri ve de muhalefeti suçlamasın.

UBP, kendi içine baksın... Gazetecileri de muhalefet milletvekillerini de “bilgilendiren” UBP içindeki unsurlardır.

***

Dün sabah Mehmet Moreket arkadaşımın eşi Nurper Moreket’le kısa bir sohbetimiz oldu.

Meclis’i konuştuk.

Muhalefetin performansını tarttık.

İddialı çıkış yapan bir iki ismi, “İyi muhalefet yapıyorlar” diyerek işaret etti.

Aynı görüşte olmadığımı söyledim.

“Neden?” diye sorunca şu yanıtı verdim:

“İyi gazeteci ile iyi muhalefet yapan milletvekilinin ortak bir yanı var. Gazeteci ciddi konularda yanıtını bilmediği soruyu sormaz. Çünkü yanıtı bilmezse söylenenin doğruluğunu sorgulayamaz.

Muhalefet yapan milletvekili de hazırlığını yapıp kürsüye çıkacak. Sorusunu sorduğu zaman sorunun muhatabı, gerçeği söylemezse gerçeğin kürsüden yüzüne bir tokat gibi ineceğini bilecek.

Dahası milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı var. Korkmadan bildiklerini takır takır söyleyecek. Öyle yuvarlak, üstü kapalı yaklaşımlar hiç önemli değil. Hatta arkası gelmeyen çıkışlar, yarım kalan suçlamalar karşı tarafın aklanmasına yarar.”

Neyse bu konuyu bir gün yine gündeme getireceğim.

***

Askerlik konusuna dönelim.

Dünkü yazımdaki şu paragraf doğru yönü işaret etmektedir:

“Geçenlerde bir sohbet ortamında söylediler. KKTC Güvelik Kuvvetleri kadrosunda zorunlu askerlik yapanların oranı yüzde yirmi ikimiymiş. Bu oran doğruysa askerliğin profesyonel olması hiç de zor değilmiş. Başbakan İrsen Küçük de profesyonelliği işaret ettiğine göre gündemdeki yasa olabildiğince geniş kesimleri kucaklayacak hale getirilsin. Hiç gecikmeden de zorunlu askerlik sonlandırılıp, profesyonel askerliğe geçilsin.”

***

İsmini yazarak mesajı gönderen genç arkadaşımız ne diyor? “... Kaçak işçiye ve asker kaçağına af var bize hiçbir şey yok. Suçumuz ülkemizi terk etmemek mi? Bu tür yasalar, gençleri ülkeye geri getirmek yerine ne de olsa af çıkar deyip de gençleri yurt dışına kaçmaya teşvik etmez mi?”

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin... Kendi penceresinden bu insanımız da haklı değil mi?

Bir biçimde askerliğini erteleyerek bugünlere gelmiş.

Dahası evli de.

Adım gibi eminim askerlik gece rüyasına girdiği zaman korkarak uyanır.

***

Bedelli kapsamına giren... “Ben yurt dışındayım... Kalıcı dönüş düşüncem de yok... Benden bir askerlik ve 4000 STG niye isteniyor?” diyor.

Öteki, “Kapsam tarihi bizi de kucaklayacak şekilde daha yakın yıllara niye çekilmiyor?” sorusunu yöneltiyor.

... Ve bu ikisinin dışında kalan bir üçüncü grup, “Bu tür yasalar gençleri ülkeye geri getirmek yerine ne de olsa af çıkar deyip de gençleri yurt dışına kaçmaya teşvik etmez mi?” diyor.

***

Korkmadan konuya yaklaşılmalı.

Hızlı bir şekilde zaman ayrılırsa eminim toplumun adalet duygusunu yaralamadan konuya çare bulunabilir.

Aksi halde yapılacak yasal düzenleme yeni kırgınlar yaratacak.

 

Günün sözü:

Taraflara kulak vermeden, ortak irade şekillenemez

 

 

 
 

Kalıcı çözüm profesyonel askerlik...

Geçenlerde bir sohbet ortamında söylediler. KKTC Güvelik Kuvvetleri kadrosunda zorunlu askerlik yapanların oranı yüzde yirmi ikimiymiş. Bu oran doğruysa askerliğin profesyonel olması hiç de zor değilmiş. Başbakan İrsen Küçük de profesyonelliği işaret ettiğine göre gündemdeki yasa olabildiğince geniş kesimleri kucaklayacak hale getirilsin. Hiç gecikmeden de zorunlu askerlik sonlandırılıp, profesyonel askerliğe geçilsin.

Askerlikle ilgili yapılmak istenen yasal düzenleme belli ki çok konuşulacak.

Tasarı yasallaşırsa memnun olanlar kadar memnunun olmayanlar da çok olacak.

Çok sayıca mesaj alıyorum bu konuda.

Yasanın kapsam tarihine itiraz edenleri de gördüm.

Ruhuna temelden karşı olanları da.

***

Dün akşam saatlerinde elektronik postayla aldığım mektubu aynen sizlerle paylaşacağım. İsmine benle paylaştı ama yazmamı istemedi. Ben de yazmıyorum.

Okuyun ve düşünün.

“Sayın Hastürer,

 

Size askerlik yasasında yapılmak istenen değişikliklerden olan tatminsizliğimi

belirtmek için yazıyorum. Belki sizin aracılığınız ile benim durumumda olanların sesibiraz olsun duyulur.

Sorunuma gelince, ben 1982 doğumlu bir KKTC vatandaşıyım. 1999 yılından itibaren

KKTC’yi öğrenim nedeni ile terkettim ve bu tarihten itibaren, bedelli askerlikten

yararlanabilmek için, askerliğimi her sene Asal Şube’ye giderek tecil ettirdim.

Yurtdışında yaptığım lisans, yüksek lisans ve doktora öğrenimimden sonra, 2011

yılında iş bularak burada (yurt dışında) kaldım. Kalıcı olarak geri dönmeyi de

düşünmüyorum. Şu anda asker kaçağı değilim, eski yasaya göre askerliğim, bir sene

daha ertelenmiş durumdadır. Ama 2012 yılı içerisinde benden, askerlik icin Kıbrıs’a

geri dönmem, 4000 Stg. (Sterlin) ödeyip, üzerine 1 ay da askerlik yapmam

beklenmektedir.

Yurt dışına yerleşmis olan KKTC vatandaşlarından, askerlik hizmeti talep etmenin, bir

de 4000 Stg. istemenin mantığı nedir? Akıl var mantık var (KKTC’de değil belki ama

Dünya’da). Eğer geri dönüş yaparsam, yani bir yıl içerisinde belirli bir sürenin

(örneğin 1 ay) üzerinde KKTC’de ikamet edersem, benden askerlik talep edilmesini

anlarım. Ama ben ve benim durumumda olanların, KKTC’ye dönmek gibi bir niyetimiz

yok! Bizim tek talebimiz, tatillerimizi ailemizin yanında geçirebilmemizdir. KKTC

Hükümeti, bizim en doğal insanlık hakkımız olan ailemiz ile görüşmemizi HARACA

bağlamıştır. Bunun için bizden para talep etmektedir. Bunun bugünkü Dünya’da

emsali yoktur, olamaz.

Aynı şekilde, yurt dışında yaşayıp, asker kaçağı durumunda olanlardan da para talep

edilmektedir. Bir de üstüne üstlük, utanmadan, “Gençleri KKTC’ye kazandıracağız“

diyorlar. Demek istedikleri aslında “KKTC bütçesine para kazandıracağız“ dır.

Somut olarak, demek istediğim, yurt dışında yasayan ve KKTC’de belli bir sürenin

dışında ikamet etmeyen KKTC vatandaşlarının, para ödemek zorunda bırakılmadan, 1

ay askerlik yapmak zorunda bırakılmadan, direk olarak askerlikten muaf

tutulmalarıdır. Mantık ve ahlak bunu gerektirir.

Yasa koyucunun, yani Meclis’in, “bütçeye nasıl para kazandırırız?“ sorusu yerine, “Nasıl

daha adil yasalar yapabiliriz?“ e odaklanması gerekmektedir.

Eğer bu konuyu kamuoyunun tartışmasına açarsanız (bu yasa değişikliği yapılmadan)

size çok minnettar olurum.”

***

Mektubu gönderen bir ay üniforma giyip üstünden de 4000 stg vermeyi kesinlikle kabul etmiyor.

İlginçtir, bu okurumuzun kabul etmediğini değişiklik kapsamına alınıp ödemeye dünden razı olanlar da var.

Konu oldukça hassas.

Zorunluk askerlik konusu uzun zamandan beri hep tartışılır.

Bu satırların yazarı olarak zorunluk askerliğin yerine profesyonel askerliğin olmasını daha doğru kabul edenlerdenim.

Doğruya doğru, bedelli askerliği kabullenmekte hep zorlandım.

Oğlum zamanında hiç ikilemsiz askere gitti.

İkilemsiz gitmesi seve seve askere gönderdiğim anlamında algılanmasın. Madem bu ülkede yaşama kararlılığımız var ve bu askerlikte yapılacak, oğlumun bir an önce yapıp kurtulmasını tercih ettik.

Askerliğini yedek subay olarak yaptı.

Yedek subay eğitimi için İstanbula gönderildi. Oraya gittiği zaman bir de ne görsün Kuzey Kıbrıs’ta “vatan, millet, sakarya” konularında maglada kül bırakmayanları çocukları askerlikten kaçış yolları için İstanbul’da.

Bu durum oğlumu çok sarsmıştı.

Yurt dışında kalma zorunluluğu olanların bedelli askerliğini anladım. Ama bedelli askerlik için yurt dışına kaçanları anlasam da kabullenmedim.

***

Geçenlerde bir sohbet ortamında söylediler. KKTC Güvelik Kuvvetleri kadrosunda zorunlu askerlik yapanların oranı yüzde yirmi ikimiymiş. Bu oran doğruysa askerliğin profesyonel olması hiç de zor değilmiş. Başbakan İrsen Küçük de profesyonelliği işaret ettiğine göre gündemdeki yasa olabildiğince geniş kesimleri kucaklayacak hale getirilsin. Hiç gecikmeden de zorunlu askerlik sonlandırılıp, profesyonel askerliğe geçilsin.

 

Günün sözü:

Eksik, yanlışa daha yakındır

 

 
 

Batanlar çıkamaycak, gidenler gelemeycek!!!

Demirhan’daki sohbette bir kez daha gördüm ki, vatandaşın hükümet edenlere güveni hiç kalmadı. Siyasiler konuşurken televizyonda başka kanallar tercih ediliyor. Bütçe görüşmelerini televizyon naklen verirken vatandaş NTV spor kanalına takılıyor. Türkiye’de şike soruşturmasıyla ilgili haberler vatanadaşın daha fazla ilgisini çekiyor.

Felaket tellalığı hiç bir zaman yapmadım.

Bundan sonra da asla yapmayacam

Ancak ülke gerçeğinden kopuk gazeteciliği da yapmam söz konusu olamaz.

***

Ablos yani rütbesiz sokak gazetecisiyim.

Masa başı gazeteciliği dört duvar gazeteciliği olarak görürüm.

Yoğunluk ne olursa olsun çıkar, dolaşır, dinler ve tüm kesimlerin nabzını tutarım.

***

Dün öğle saatlerinde Demirhan’daki Özgitler Lokantasında sohbet molası verdim.

Nabız tutmak için taksiciler, berberler kadar lokanta sahipleri de ciddi bir kaynaktır.

Demirhan’daki işyeri Lefkoşa – Mağusa ana yolu üzerinde en popüler yerlerden biri.

Kıbrıs mutfağının ünlü fırın kebabının en leziz tadıldığı yerlerden...

1975’ten beri var.

Güney’den Leymosun yakınlarındaki Asomatos ( Gözügüzel) köyünden muhtar gelip Demirhan’a da muhtar olan rahmetli Hüseyin Özgit açmış işletmeye.

Şimdi işin başında oğlu Hasan Özgit var.

Meslekteki geçmişini sordum...

“ Güneydeyken kahvehanemiz vardı” deyip ekledi: “ 19 Mayıs Lisesi’nde öğrenciydim. Okuldan çıkınca kahvehaneye babama yardım etmeye giderdim.”

Merak bu ya... “O zaman kahve herahalde çaydan fazla içilirdi?” diye soru eklemesi yaptım.

Hiç beklemediğim bir yanıt aldım:

“ Yooo bizim köyde ne kahve ne de çay içilirdi. Kahveye gelenler kahve parasına daha doğrusu kahve çay yerine ya 31 konyak ya da bir bardak şarap içerdi. Bizim köylüler iyi içiciydi.”

***

Fark ettim baba saygı ve sevgisi ayrı bir yerde duruyor.

“ Babam çok sevilen birisiydi. Beş partiye karşı bağımsız mutar adayı olduğu zaman yüzde altmış yedi oy almıştı” dedi.

***

İşlerin şimdi hiç iyi olmadığını ben sormadan söyleyince ben de “En iyi ne zamandı?” sorusunu yönelttim.

“ 1976’dan sonra hep iyiye gitti işler. 1995 -1996 çok iyiydi. Aslında bizim işler ekonominin nabzı gibidir. İhracat, ithalat iyiyse bizim işler de iyidir. Çünkü Mağusa’ya limana gidip gelen kamyonların şoförleri bizim esas müşterimizdir. İşlerin iyi olduğu zaman lokantanın etrafı kamyon doluydu. Şimdi yollara bakın, kamyon mu var? Ne giden var ne gelen... İşler iyiyken biz öğle yemeğimizi beşten evvel yiyemezdik. Çünkü çok iş vardı. Şimdi o işin urubu yok.”

İşlerin kötü gittiğini söylerken sözü vergi memurlarına da getirdi: “İş yok sinek avlarık bir de üstüne üstlük vergi memurları gider gelir. Bütün gün otururlar ve gelen gideni sayarlar. Aslında eskiden verdiğimiz vergilerin hatırına şimdi onlar bize zor gün vergi iadesi vermeli.”

***

İşlerin son iki buçuk yılda hep geti gittiğini anlatan Hasan Özgit, “ Bizim tarafta inşaat sektötünü de dibe vurunca işiler hızla inişe geçti. Bizi biraz ayakta tutan Rum tarafında işleyenlerdi. O tarafta da kriz olunca ilk durdurulan bizimkiler oldu. Onların işsiz kalması da bizi kötü etkiledi” dedi.

***

Hasan Özgit, yüksek elektrik faturalarından da şikayet edip şöyle konuştu: “ Herhalde dünyanın en pahalı elektriğini biz tüketiriz. Yaz döneminde aylık ödediğimiz elektrik parası dört bin TL. Şimdi biraz daha az. Allah aşkına çıksın biri söylesin dünyanın neresinde bir işyerinin geliri elektrik faturasına yetmez.

Biz tembel değiliz. Sabahın köründen akşamlara kadar işleriz. Ama bir hava kesmiyoruz.”

***

Hasan Özgit’e gelecek için umudunu sorduğum zaman söyledikleri çok ilginçti: “ Önemli mesele gelecek günlere sağ ve salim ulaşmak. Böyle giderse hepimiz batacağız. Ve çok iyi biliyorum ki batanlar artık çıkamayacak. Gidenler geri piyasaya dönemeyecek.”

***

Sohbetimizin bir diğer ismi Vadilili Mustafa Kara’ydı.

Demirci atölyesi vardı. 2007 yılında kapatmak zorunda kalmış.

Derin bir soluk çekip, “ Bin beş yüz TL emekli maaşıyla geçinmeye, hayatta kalmaya çalışıyoruz” dedi.

Mustafa Kara’nı Kıbrıs sorunuyla bağlantılı söylediklerini de not ettim: “ Geleceği parlak olması, önümüzü görmemiz için Kıbrıs meselesinin hallolması gerekir. Geleceği ne olacağı açık olarak görülmediği zaman kim yatırım yapar? Kimse.”

***

Demirhan’daki sohbette bir kez daha gördüm ki, vatandaşın hükümet edenlere güveni hiç kalmadı. Siyasiler konuşurken televizyonda başka kanallar tercih ediliyor. Bütçe görüşmelerini televizyon naklen verirken vatandaş NTV spor kanalına takılıyor. Türkiye’de şike soruşturmasıyla ilgili haberler vatanadaşın daha fazla ilgisini çekiyor.

 

Günün sözü:

Derdin ne olduğunu, çeken bilir

 

 

 

 
 

Güney’de taşlar yerinden kolay oynamıyor...

AKEL’in korkusu yalnız kalmak.

Hesap kitap ortada. AKEL kendi oylarıyla tek başına Güney Kıbrıs’ta arzuladığı etkinliği elde edemez. Bu durumda tek şans işbirliğidir, siyasi ittifaktır.

DİSİ, hatta DİSİ’de öte Güney Kıbrıs’ın “Derin Devleti” AKEL’i yalnızlaştırarak etkisizleştirmek istiyor.

DİSİ’nin bu hedefine varabilmesi için ya DİKO’yu yanına çekmesi ya da DİKO’nun yok olma noktasına yakın küçülmesi ve bu yaşanırken sağ oyların DİSİ’de toplanması gerekir.

Güneyin önde gelen dört partisi DİSİ, AKEL, DİKO VE EDEK’ten en büyük oy kaybını yaşayan Yüzde dörtlük oyla DİKO... Buna rağmen DİKO dengeleri en çok etkileyecek parti olarak var.

Pazar günü Güney Kıbrıs’ta yerel seçimler vardı.

Seçim sonuçlarına göre DİSİ 26 belediye başkanlığı kazandı.

Ancak başı göğe değmedi.

AKEL Lefkoşa Belediye Başkanlığını kaybetti ama hezimet duygusu yaşamadı.

***

Yorumlamamı ileri götürmeden Politis, Alitya ve Haravgi gazetelerinin dünkü yerel seçim sonuç haberlerinin özünü sizlerle paylaşmak istiyorum..

“...POLİTİS gazetesinin dünkü ana haberi “DİSİ kazandı - AKEL dayandı” başlığı altında yerel seçim sonuçları. Gazeteye göre, dünkü yerel seçimlerden büyük bir zaferle çıkan DİSİ oldu. DİSİ oy oranını 2006 yerel seçimlerine göre yaklaşık %2 oranında artırmayı başardı. Belediye Meclisi seçimlerinde %38 oy oranına ulaştı. Buna paralel 38 belediyeden 26’sında destek verdiği adaylar kazandı. En büyük başarıyı da sembolik olarak önemi büyük olan Lefkoşa belediyesinde kazandı. Bu arada AKEL bu seçimlerden kayıpla çıktı ancak bu kayıp muhalefetin istediği oranda olmadı. AKEL’in 2006 belediye seçimlerine göre belediye meclislerinde oy kaybı %2 ile sınırlı kaldı. Bu arada DİKO %4 ve EDEK %1 civarında oy kaybetti.”

***

ALİTYA gazetesi yerel seçim sonuçlarını, “yeni bir süreç için başlangıç. Anastasiadis: Hükümetten rahatsızlık mesajı” başlığı altında verdi. Gazeteye göre, DİSİ Başkanı Nikos Anastasiadis dünkü seçim sonuçlarını yorumlarken partisinin izlediği politikaların haklılığını sonuçların ortaya koyduğunu söyledi. 38 belediye başkanlığından 26’sında seçimleri kazanmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Partisinin adaylarının aldıkları oyların partisinin izlediği politikanın doğruluğunu net olarak ortaya koyduğunu da vurguladı. Partisi ile işbirliği yapan diğer siyasi güçlere de teşekkür etti. Bu sonuçların siyasi güçlere önlerine ulusal ve sosyal sorunları koymaları gerektiğini bir kez daha gösterdiğini vurguladı. Dünkü seçim sonuçlarının ardından bugün yeni bir başlangıç noktası olduğu görüşünü dile getiren Anastasiadis vatandaşlar ve vatan için, gençler için daha çok güven duyulan bir ortamın olduğuna dikkat çekti.

***

HARAVGİ gazetesinin dünkü ana haberi ise “AKEL’i yalnızlaştırma politikası başarısız kaldı” başlığı altında. Gazeteye göre DİSİ’nin AKEL’i yalnız bırakma çabası başarısız oldu. Limasol’da seçim mücadelesini başka siyasi maksatlarla birleştirmeyi DİSİ başaramadı ve Andreas Hristu %58 oranında ezici bir çoğunlukla Belediye Başkanı seçildi. Lefkoşa’da görev değişimi yaşandı ve Konstantinos Yorgacis seçildi. Polemitya’da Yorgos Yeorgiyu ile Ayanapa’da Çokkos kolay bir seçim kazandı. AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu dün akşam yaptığı ilk seçim değerlendirmesinde, AKEL’i yalnızlaştırma uğraşılarını halkın reddettiğine dikkat çekti. Bu arada seçimlerin yerel karakterini de vurgulayarak, bu seçimlerin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle hiçbir alakası olmadığı görüşünü savundu. AKEL’in 2013 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle 2012 yılının ortalarından itibaren ilgilenmeye başlayacağını belirten Andros Kiprianu, bugünden Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmasına girmenin çok erken olacağını belirtti. Bu seçim sonuçlarının, halkın AKEL’den hoşnut olamadığını gösterdiğine dair bir yoruma yanıtında da AKEL’in Lefkoşa’da %28,6 oranında bir oya sahipken, Eleni Mavru’nun %40 oranında oy aldığına işaret etti ve bunun da bir başarısızlık olmadığını söyledi.”

***

Güney Kıbrıs’ta bir kez daha görüldü ki taşlar yerinden çok kolay oynamıyor.

Partilerin çekirdek oyu pek yerinden oynamıyor.

Partiler oylarını biliyor.

Sadece bilmekle kalmıyorlar, parti disipliniyle, partinin alacağı karara uyulacağına da inanıyorlar.

Böyle olduğu için siyasi ittifaklar önemlidir.

Siyasi ittifaklar tepede alınan ve tabanda hayat şansı olmayan ittifaklar değildir.

***

Güneyde genel seçimler geride kaldı.

Yerel seçimler de Pazar günü yapıldı.

2013 Başkanlık seçimi öncesinde partilerin güç denemesi bakımından bir başka sınavı artık yok.

***

AKEL’in korkusu yalnız kalmak.

Hesap kitap ortada. AKEL kendi oylarıyla tek başına Güney Kıbrıs’ta arzuladığı etkinliği elde edemez. Bu durumda tek şans işbirliğidir, siyasi ittifaktır.

DİSİ, hatta DİSİ’de öte Güney Kıbrıs’ın “Derin Devleti” AKEL’i yalnızlaştırarak etkisizleştirmek istiyor.

DİSİ’nin bu hedefine varabilmesi için ya DİKO’yu yanına çekmesi ya da DİKO’nun yok olma noktasına yakın küçülmesi ve bu yaşanırken sağ oyların DİSİ’de toplanması gerekir.

Güneyin önde gelen dört partisi DİSİ, AKEL, DİKO VE EDEK’ten en büyük oy kaybını yaşayan Yüzde dörtlük oyla DİKO... Buna rağmen DİKO dengeleri en çok etkileyecek parti olarak var.

Başkanlık seçiminin kaderini büyük iki parti değil daha küçük partilerin hangi ittifak içinde yer alacağı belirleyecek.

İşte bu nedenle büyük partiler kendi liderlerinin başkan adaylığı yerine öteki partilerin de destek vermek için kabul edeceği bir adayda buluşmak zorunda kalacak.

AKEL çok büyük olasılıkla, Hristofyas başkanlığında etkin hükümet gücünü bu günden başlayarak 2013 Başkanlık seçim ittifakı için değerlendirecek.

Bu süreç Kıbrıs sorununu nasıl etkiler?

Çözüm yönünde etkileme olasılığı çok yüksek değil.

 

Günün sözü:

Politikanın hesapları matematiğe benzemez

 
 

“Başbakanla şeker gibi anlaştık, desek yeridir”

Başbakan İrsen Küçük, siyasi hedefleri bakımından yakın çevresinde kendine yakınlığından emin olmadığı isimleri istemiyor. Kamu oyunda yıpranacak isimleri daha kolay değiştireceğine inanıyor. Şahsen iyi ilişki içinde olacağı sendikal muhalefetin “kazan- kazan” ilkesiyle bir bütün olarak hükümeti, Başbalan İrsen Küçük'ü değil bakanları hedef alması İrsen Küçük'ün işine geliyor.

Dün sendikacı bir öğretmen arkadaşla konuştuk.

Konu öğretmen sendikalarının mücadelesi.

Çok samimi bir sohbetti.

***

Eğitim Bakanı Kemal Dürüst'le neden anlaşamadıklarını, sordum öncelikle.

İlginç bir yanıt geldi önce.

“ Kemal Dürüst'ü anlamakta zorlanıyoruz.”

“Neden?” diye bir soru ekledim.

İşte yanıtın devamı: “ Bu güne kadar Kemal Dürüst'ün bizde bıraktığı izlenim çok kararlılık göstermeyen, kolay pes edip, geri adım atacak bir siyasi kimlikti. Bu defa Kemal Dürüst, bırakın inatçı bir tavır izlemesini, basın üzerinden rest çekti. Kemal Dürüst'ün bu gücü nerden bulduğunu merak ediyoruz.”

***

 

“Kemal Dürüst, sonuçta bakan, hülümetin başında Başbakan İrsen Küçük var. Başbakan Küçük, Kemal Dürüst'e destek vermese Dürüst bu tavrı zor sürdürürdü” deyince karşıdan dinlediklerim bana oldukça ilginç geldi:

“ Cumartesi gününe kadar biz de sizin gibi düşünüyorduk. Ancak Cumartesi'nden sonra bu düşüncemiz kesinlikle değişti.

Başbakan İrsen Küçük'le Başbakanlıkta, basınla paylaşılmayan bir toplantı gerçekleştirdik. İrsen Küçük bizi çok iyi karşıladı. Eğitimle ilgili konuları konuşacak olmamıza karşılık Kemal Dürüst'ün toplantıda olmasını istemedik. Başbakan kabul etti.

Konuştuk... Başbakanla şeker gibi anlaştık, desek yeridir. Başbakan İrsen Küçük, Kemal Dürüst'ün arkasında durmayı boşverin yanında bile değil. Nakil Tüzüğünde Kemal Dürüst'ün tüzüğü yerine 2005'te CTP dönemimde yapılan çalışmayı kabul edebileceğimizi söyledik, Başbakan, kendi bakanının tasarısı yerine CTP'nin yaptığı çalışmayı uzlaşı için kabul edebileceklerini söyledi.”

Son bir soru sordum.

“Başbakanla görüşmeden mutlu ve umutlu mu ayrıldınız?”

“Kesinlik” deyip ekledi: “ Kemal Dürüst ısrar ederse Başbakan kellesini alacak.”

***

O görüşemeden bana daha aktarılanlar var.

Bir kısmı için yazılmasın uyarısı yapıldığı için yazmıyorum.

Ancak Başbakan İrsen Küçük'ün muhalefetteki siyasi partilerle birlikte sendikal muhalefetle de ilişkileri ÇOK İYİLEŞTİRME çabası içinde olduğundan zerre kadar kuşkum yok.

Başbakan'ın böyle bir tavır içinde olması yanlış mı?

Hayır, yanlış değil.

Ancak Başbakan İrsen Küçük'ün bunu nereye kadar götüreceği ya da götürebileceği belli değil.

Özellikle sendikalarla “ateş kes” ilan edildiği an, sendikaların kabul etmediği konularda ısrardan geri çekilmek gerekir.

***

Tabii bu noktada akla şu soru geliyor.

“İrsen Küçük bu yumuşamayı neden yapıyor?”

Bu sorunun bir tek yanıtı yok.

Bir birini tamamlayan birden fazla yanıt var.

İşte onlardan ikisi.

Bir... İrsen Küçük, parti içinde birilerinin, hükümeti vurmak için sessiz bir hazırlık içinde olduğunu biliyor. Onlarla restleştiği an erken seçimin kapıdan içeri gireceğini biliyor. Erken seçimi İrsen Küçük rest olarak parti içi muhalefete seslendirse de kendini erken seçimi kesinlikle istemiyor. Bu durumda toplumsal muhalefetle iyi ilişkiler içinde parti için muhalefeti devre dışı bırakmak istiyor.

İki... İrsen Küçük, siyasi yaşamında yakın çevresinde, “İrsenci” insanlar bulundurmayı hep tercih etti. Bakan olduğu zaman ya da milletvekiliyken de etrafında “İrsencileri” aradı. Şimdi bırakın Meclis grubunu Bakanlar Kurulu'nda “İrsenci” olmayanlar var. Başbakan İrsen Küçük, siyasi hedefleri bakımından yakın çevresinde kendine yakınlığından emin olmadığı isimleri istemiyor. Kamu oyunda yıpranacak isimleri daha kolay değiştireceğine inanıyor. Şahsen iyi ilişki içinde olacağı sendikal muhalefetin “kazan- kazan” ilkesiyle bir bütün olarak hükümeti, Başbalan İrsen Küçük'ü değil bakanları hedef alması İrsen Küçük'ün işine geliyor.

***

Tabii buraya kadar yazdıklarım İrsen Küçük'ün olası hesapları.

CTP, TDP hatta DP İrsen Küçük'ün istediği muhalefet çizgisine gelir mi?

Polisin sivile bağlanmasında uzlaşı kolay da onun ötesinde kalıcı bir işbirliğine muhalefetin yeşil ışık yakması neredeyse imkansız.

Muhalet, olası bir erken seçim gündemdeyken “UBP'ye koltuk değneği” nitelemesini asla kabul edemez.

***

Peki sendikalar?

Bana göre sendikalarla uzlaşı, muhalefet partileriyle uzlaşıdan daha zor.

Çünkü sendikalar, UBP imzalı pek çok yasal düzenlemenin geri alınmasını istiyor. Geri götürülen haklar geri alınmadan hangi sendika İrsen Küçük hükümetiyle güvenli bir yakınlaşma içine girebilir.

Yakınlaşma için bırakın Meclisten geçen yasal düzenlemeleri öncelikle Sosyal Sigortalar yasasının geri çekilmesi, özelleştirme paketinin olduğu gibi geri alınması gerekir.

İrsen Küçük, bunu yapabilirse, sorun yok!!!

 

Günün sözü:

Küçük hesabın bedeli ağır olur

 

 

 

 
 

Bunlar niye elleri arkalarında geziyor?

Hem aynı parti ya da aynı Bakanlar Kurulu’nda yan yana oturacak hem de birbirinizin kuyusunu kazacaksınız.

Kim ne derse desin bu asla ahlaki bir durum değil.

Bu yazdıklarım haber yapan gazeteler ve gazeteciler için değildir. Arkadaşlarımız işlerini yapıyor.

Yazdıklarım aynı rozeti taşırken birbirine kazık atmaya çalışanlar içindir.

Kendimi bildim bileli, Kıbrıs sorunu vardır.

Kendimi bildim bileli, Kıbrıs Türk toplumu “zor günlerden” geçmektedir.

Kendimi bildim bileli, Batılı anlamda demokrasiyi bu topluma çok görenler vardır.

Kendimi bildim bileli, TOPLUMSAL BARIŞTAN RAHATSIZ OLANLAR VARDIR.

Kendimi bildim bileli, KIBRIS TÜRKÜ’NÜN TAKIM RUHUNA SAHİP OLMASINI İSTEMEYENLER VARDIR.

* * *

Kıbrıs Türk toplumunun mücadele tarihinde öğretmenlerin ve spor kulüplerinin yeri önemlidir. Öğretmen kökenli oluşum artı spora duyduğum ilgi hem eğitim hem de spor dünyasından çeşitli anıları birinci ağızdan dinleme fırsatı yarattı.

Provokasyon bu toplumdan hiç eksilmedi. Dünyanın en usta, en deneyimli provokatörleri 60 yıldır gariban Kıbrıslı Türk’ün ensesinden tecrübelerine tecrübe katıyor. Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT)’nda görev yapan arkadaşlar anlatıyorlardı.

Yıl 1964-1966 arası. Kesin tarihini şu anda anımsamadım. Türkiye’ye birileri haber uçurup Lefkoşa sokaklarına Türkiye aleyhtarı yazılar yazıldığını bildirmiş. Yazılar görüntülenip mesaja eklenmiş de.

Konu Boğaz Sancağı’nda da konuşulurken o dönemin istihbaratında görevli bir öğretmen resimleri görmek istemiş.

Resimlerde Lefkoşa’da Girne Caddesi üzerinde Deniz Kitabevi önündeki asfalta Türkiye aleyhine yazılan yazılar görülüyordu. Dikkatinizi çekerim nokta o dönemin Polis Genel Merkezi’nin hemen yanı ve Lefkoşa’nın en önemli caddesi.

Resimlere azıcık dikkatle bakıldığı zaman fotoğrafların gece çekildiği anlaşılır. Gidip olay yerini incelediklerinde Türkiye aleyhtarı yazıların yazılıp, görüntülendikten sonra yazanlar tarafından silindiği anlaşıldı. Yazıları yazanlar ve Türkiye’ye jurnal edenlerin TMT içinde sorumluluğu olan aynı kişiler oldukları da ortaya çıkarılmış sonunda.

* * *

Aradan yıllar geçti.

Yıllarla birlikte köprülerin altında da çok sular aktı. Ancak neredeyse yarım asırdan fazla süredir PROVOKATÖRLER aramızda hep cirit attı, atmaya da devam ediyor.

Bu toplumda herkesin aynı düşünce çizgisinde olmasını hiçbir zaman savunmadım, bundan sonra da asla savunmam.

Herkes inandığını, doğru bildiğini yazabilmeli, söyleyebilmeli. Seslendirilmeyen düşünce yok değildir. Bir düşünce seslendirildiği zaman toplumsal paylaşıma taşınır, isteyenler o konuya katkı koyar. Böylece o düşünce sahibine yeniden değerlendirme fırsatı da doğar.

Bir başka önemli nokta da bir düşüncenin en önemli esin kaynağının - karşı demek istemiyorum-, farklı düşünce olmasıdır.

***

Toplumsal barışın birinci koşulu karşılıklı saygı ve sevgidir. Ellerimiz bir diğerinin boğazında olduğu sürece toplumsal barış sağlanamaz.

Farklı düşünce sahiplerini yok etme noktasına varacak bir düşmanlık daracık dünyamızda olduğu sürece nasıl toplumsal barıştan söz edebiliriz?

Toplumun büyük çoğunluğu gibi benim de hem içinde bulunduğumuz günler hem de geleceğimiz için sıradanlığın ötesinde kaygılarım vardır.

Rumlar ve adada yaşayan herkesle iyi komşuluktan başlayarak barış içinde yaşamaya hazırlanırken kendi dünyamıza bakıyorum. Bizler kendi kendimizle barışık olamıyoruz. Zamanı toplumsal barış için kullanmak yerine tam tersine değerlendirmek isteyenler hala cirit atıyor.

***

Biraz farklı gibi görünen bir konu sapması yapıp kaldığım yere gelerek yazımı noktalayacağım.

Biliyorsunuz araştırmacı-gazetecilik ciddi bir sıfat olarak kabul edilir.

Gazeteci araştırma yaparken Başbakanlık Denetleme Kurulu, Sayıştaylık ve Savcılık gibi kurumsal yapıların sahibi olduğu el kol uzunluğuna sahip değildir.

Gazeteci kamuoyuyla paylaşılan bilgi ve belgeleri didik didik edebilir. O başka.

Ancak sınırlı sayıda insanın bildiği bilgilere o insanlar istemezse kolay kolay ulaşamazsınız.

Bunca yıldır gazetecilik yapıyorum.

Çok iyi biliyorum ki aynı aile gibi görünen kurumsal yapılardan dışarıya kirli çamaşırlar savruluyorsa orada çok ciddi “aile içi” sorun vardır.

Birbirlerine açık tavır koyamadıkları için basın üzerinde yıpratma operasyonu başlatılır.

Gazeteci kendine ulaştırılan bilgileri, belgeleri değerlendirirken de çok iyi bilecek ki yapacağı gazetecilik kamuoyundan ses getirirken, birilerinin amacına da hizmet edecek.

***

Bir parti düşünün herkes eliyle arkasını kapatarak gezer. Kimse ötekine arkasını dönmeyi göze alamıyor. Hadi siz söyleyin o partiden topluma bir hayır gelir mi?

Siyaset de futbola benzer. Nasıl ki futbolda takım ruhu için birlik beraberlik önemlidir, siyasi partilerde de çok önemlidir. Eğer takım ruhu yoksa o parti yenilmeye mahkumdur. Tabii bu arada esas kaybeden toplum oluyor.

Hiç kuşkusuz bu yaklaşımım yapanın yanına kalmasını savunmak değildir. Yanlışı, usulsüzlüğü, yolsuzluğu yapan bakan ya da milletvekili bile olsa önce yasal işlem başlatılır, suçun ağırlığı dikkate alınarak görevden alınır ya da partiyle bağı kesilir ve tüm bunlarla birlikte kamuoyu da bilgilendirilir.

Doğru olan budur.

Hem aynı parti ya da aynı Bakanlar Kurulu’nda yan yana oturacak hem de birbirinizin kuyusunu kazacaksınız.

Kim ne derse desin, bu asla ahlaki bir durum değil.

Bu yazdıklarım haber yapan gazeteler ve gazeteciler için değildir. Arkadaşlarımız işlerini yapıyor.

Yazdıklarım, aynı rozeti taşırken birbirine kazık atmaya çalışanlar içindir.

***

Bu kafalar var olduğu sürece toplumsal barışın yanından bile geçemeyiz.

Acı ama gerçek bu...

Günün sözü:

Sahte birliktelikler, düşmanlıktan daha tehlikelidir

 
 

Yağamayacaksan gürleme...

Casino İşletmecileri Birliği’nin kişilikli durmasını, hayatın her alanındaki öteki örgütler gibi adam gibi mücadele etmesini demokrasi açısından da çok gerekli gördüm.

Neden?

Çünkü iktidarlar casino işletmecilerini öylesine psikolojik baskı altına aldılar ki istedikleri zaman istedikleri kadar kayıt dışı parayı casinoculardan alabilecek bir durum yarattılar.

Çok iyi bildiler ki casinolar ne kadar gürlerlerse gürlesinler yağamazlar.

Casinocular da aksini hiçbir zaman kanıtlayamadı.

Bu satırların yazarı olarak hayatın şansa bağlanmasına şiddetle karşıyım.

Sistem, insanın alın teriyle kazanıp insan gibi yaşamasına izin vermeli.

Bunu öncelikle bir kenara not edelim.

***

Eğer insanların şansa bel bağlamasını istemiyorsanız, her türlü şans oyununu bilinçli olarak perdeleyip, engelleyeceksiniz.

Şans oyunu dediğim zaman okullardaki dayanışma piyangosundan, partilerin yeni yıl piyangolarına, tombaladan, Devlet Piyangosu’na, Spor Toto’dan, casinolara kadar tümünü bir bütünün farklı kademedeki parçaları görürüm.

Şans oyununa karşıysanız alışkanlık anlamında biri ötekinin bir alt basamağı olan şans oyunu örneklerine de karşı olacaksınız.

***

Şans oyunlarına yönelik devlet politikası nedir?

Dıştan baktığım zaman KKTC’de devlet şans oyunundan yanadır.

Devlet Piyangosu için verilen reklamlara bakınız ne diyor? “Kazanma şansı en yüksek olan piyango.”

Yani devlet şans oyunu alanında rakip gördükleriyle kendi piyangosunu kıyaslayıp, “kazanma şansınız en fazla bende” diyor.

Herkes kendi piyangosuna bir kulp takıyor kısaca.

***

En savunmasız şans oyunu adresi hangisidir?

Bana göre casinolar.

Casino İşletmecileri Birliği (CİB) var ama ekonomideki gücüyle, kurumsal gücü kıyaslandığı zaman yok denecek kadar az, darmadağın bir örgüttür.

Casinolar, hükümet için istediği zaman istediği kadar tokatlayacağı ekonomik kuruluşlardır.

Bir insan ya da kurumsal bir yapı tokatlandığı zaman sesini çıkaramıyorsa kendi vicdanında o tokadı hak ediyor demektir.

Eğer bir sektör ikide bir tokatlanır ve gıkını çıkaramıyorsa, çıksın ortaya birileri ve bana aksini izah etsin.

***

Tüm casino işetmecilerini asla aynı kefeye koymam.

Casino işletmeciliğini turizmin ciddi ve mevcut koşullarda vazgeçilmez parçası bilinciyle yapanlar yanında sektörün içinde farklı anlayışla casino işetmeciliği yapanlar da var.

Uzun bir süredir Casino İşletmecileri Birliği basına ilanlar vererek KKTC ekonomisindeki yerlerini anlatmaya çalışıyor.

Bu ilanlar okunduğu zaman sektörün konumu, önemi çok net olarak anlaşılır.

Casino İşletmecileri Birliği’nin ilanlarını olumlu buldum.

CİB’in kişilikli durmasını, hayatın her alanındaki öteki örgütler gibi adam gibi mücadele etmesini demokrasi açısından da çok gerekli gördüm.

Neden?

Çünkü iktidarlar casino işletmecilerini öylesine psikolojik baskı altına aldılar ki istedikleri zaman istedikleri kadar kayıt dışı parayı casinoculardan alabilecek bir durum yarattılar.

Çok iyi bildiler ki casinolar ne kadar gürlerlerse gürlesinler yağamazlar.

Casinocular da aksini hiçbir zaman kanıtlayamadı.

***

Casinolar turizm sektörünün parçası mı?

Parçasıysa, bütünden soyutlanmayan bir yaklaşımla değerlendirilecek.

Parçası değilse, hele zararlı kabul ediliyorsa, parçası olmadığı ilan edilip yok edilene kadar vurulacak.

Bunun başka bir yolu yoktur.

***

Casinoculardan adeta haraç alır gibi para alınıyor.

Bırakın ödedikleri harçları, vergileri, çalışanlarına bile farklı vergiler uygulanıyor.

Casinocular en son oturdular ve birlikte 500 bin Euro’ya çıkarılan imtiyaz harcını ödememek için tavır koymaya karar verdiler.

Peki aldıkları kararı uygulayacak konumda olabildiler mi?

Hayır.

Hep beraber kararlarını Başbakan’a aktarmaya gittiler. Orada aralarından bazıları alınan karar yerine taksit taksit ödemeyi gündeme getirdi. En önemlisi bunu bir başarı olarak sunmayı bile deniyorlar.

Mesele 500 bin Euro’nun azlığı çokluğu, ödenme koşulları değildir.

Mesele, casinoculuk sektörünün içindeki farklılıkların nedeni ya da kaynağıdır da.

***

Casinolarla ilgili öncelikle verilecek karar var olup olmamalarıyla ilgilidir.

Bu hükümet, “biz casinolara karşıyız ve kapatıyoruz” derse hiç tepki koymam.

Hatta alkışlarım da.

Tabii casinolar kapandığı zaman hava ulaşımında, otellere oradan günlük hayatın pek çok alanına kadar uzanacak olumsuz etkilenmelere de hazırlıklı olunacak.

***

Şunu da belirteyim...

İmtiyaz harcının 500 bin Euro’dan daha fazla olmasını gönülden isteyenler de var.

Çünkü imtiyaz harcı yükseldikçe, yükselen harcı ödeyemeyip kapananlar olacak.

Böylece meydan tırnak içinde “büyüklere” kalacak.

Piyasa payı yükselecek “büyüklerin” o gücüyle Kuzey Kıbrıs’ta neler yapacağını artık siz hayal edin.

***

Yazıma noktayı koymadan son bir vurgu yapayım. Casino işletmecileri bir bütün olarak yaptıkları işi onurlu kabul edip başlarını öteki iş dünyası insanları gibi dik tutmadığı sürece başlarına daha çok şey gelecek. Meşhur bir söz var. “Başını eğersen .....lar.”

 

Günün sözü:

Tokat yiyip susmak, suçun kabulüdür

 
 

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 94

Warning: Illegal string offset 'active' in /home/kibgen19/public_html/templates/jv_news_ii/html/pagination.php on line 100

Sayfa 4 / 31

HASAN HASTÜRER TÜM YAZILARI

Joomla Templates and Joomla Extensions by JoomlaVision.Com